"Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor."

Bütün kapıları açtım kapadımKırdım parçaladım elime ne geçtiyseBiblolar mı olur, yağlıboya tablolar mı, kristal takımlar mıElime ne geçtiyseAçtım pencereleri dışarı attım.

Bütün kapıları açtım kapadım
Kırdım parçaladım elime ne geçtiyse
Biblolar mı olur, yağlıboya tablolar mı, kristal takımlar mı
Elime ne geçtiyse
Açtım pencereleri dışarı attım.

Yokuş aşağı yuvarlanan bir erik gibiymiş gözlerim.
Ama yeşil değil.
Çok sonra farkettim.
Oysa ben yeşil severdim.
Ama gözleri değil.
Kahverengi olmuş sonradan.
Erikler ise mor.
Belki bir daha ki mevsime yeşil
Ama şimdi
Mor.

Yokuş aşağı yuvarlanan bir erik gibiymiş gözlerim.

Ama yeşil değil.

Çok sonra farkettim.

Oysa ben yeşil severdim.

Ama gözleri değil.

Kahverengi olmuş sonradan.

Erikler ise mor.

Belki bir daha ki mevsime yeşil

Ama şimdi

Mor.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
The Beatles – Please Mr. Postman (212 plays)

Düşünmemiz gereken uçmalar var.

Düşünmemiz gereken mutlu olmalar var.

Düşünmemiz gereken yalan söylemeler var.

Düşünmemiz gereken fotoğraf çekmeler var.

Düşünmemiz gereken çiçek solmaları var.

Düşünmemiz gereken sinek ısırmaları var.

Düşünmemiz gereken düşünmemiz gerekenler var.

Ama en çok da

Düşünmemiz gereken müzik dinlemeleri var.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
(80 plays)

Me and you and you and me
No matter how they toss the dice, it has to be
The only one for me is you, and you for me
So happy together

Elimi çok dallı bir ağaç gibi
Tutarım gökyüzüne
Ve seyrederim bulutları
Bir deve gürültüler içinde koşar, koşar, koşarken
Güneş doğmadan varmak için
Ufka..

Elimi çok dallı bir ağaç gibi

Tutarım gökyüzüne

Ve seyrederim bulutları

Bir deve gürültüler içinde koşar, koşar, koşarken

Güneş doğmadan varmak için

Ufka..

Burnuma geldi yanık kokusu.
Bir de baktım,
Güneş.

Burnuma geldi yanık kokusu.

Bir de baktım,

Güneş.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
(88 plays)

Yapraklar yüzünü örtmüştü de ondan tanınmıyordu.

Dalgalar ayaklarını ıslatmıştı da ondan üşümüştü.

Annesi de öyle diyordu zaten.

“Ayaklarını üşütme oğlum, ısınamazsın sonra.”

Dinlemedi.

Ayaklarını üşüttü.

Soğuk ruhuna vurdu.

Çok eskimiş bunlar, yeni günler yok mu elinizde?
Üzgünüz.
Çiçekler de eskimiş, getirin yenilerini.
Kalem eskimiş baksana, yazmıyor. 
Tepesi de ısırılmış.
Fincanlar eski, çatlamış.
Sıcak çay görürse kırılır.
Yok mu bir yenisi?
Yok.
Gözler eskimiş.
Gözlük yok mu?
Olmaz.
Gözlükler de eskimiş.
Sözler eskimiş.
O kadar çok etkilemiyor artık.
Noktalama işaretleri eskimiş.
Artık kullanılmayacak kadar eskimiş hem de.
Nasıl unuturum! 
Fotoğraflar eskimiş.
Yine de en çok insanlar eskimiş.
Bedenler eskimiş, görüyorsun değil mi?
Buruşmuş.
Eskimiş.
Elim, yüzüm.
Eski hep.

Çok eskimiş bunlar, yeni günler yok mu elinizde?

Üzgünüz.

Çiçekler de eskimiş, getirin yenilerini.

Kalem eskimiş baksana, yazmıyor.

Tepesi de ısırılmış.

Fincanlar eski, çatlamış.

Sıcak çay görürse kırılır.

Yok mu bir yenisi?

Yok.

Gözler eskimiş.

Gözlük yok mu?

Olmaz.

Gözlükler de eskimiş.

Sözler eskimiş.

O kadar çok etkilemiyor artık.

Noktalama işaretleri eskimiş.

Artık kullanılmayacak kadar eskimiş hem de.

Nasıl unuturum! 

Fotoğraflar eskimiş.

Yine de en çok insanlar eskimiş.

Bedenler eskimiş, görüyorsun değil mi?

Buruşmuş.

Eskimiş.

Elim, yüzüm.

Eski hep.

Mimikleri hiç iz bırakmamıştı yüzünde. Nasıl bıraksın ki? Hayatı boyunca hep dümdüz yaşamıştı. Sadece balığının ölümüne ağlamıştı biraz. Bir ara da bulanık gördüğünden şikayet edip doktora gitmişti. Doktor ona “uzaklaradalıpkaybolma” hastalığına kapıldığını, bulanık falan görmediğini, sadece hayatın fazla bulanık olduğunu anlattı. İnanmamak için elinden geleni yaptı. Ama gece gördüğü rüyayı sabah değil de ertesi gece yatarken hatırladığında bir şeylerin ters gittiğini fark etti ve çabalamayı bıraktı. Artık elinden bir şey gelmiyordu. Kırışık, ama yumuşak ellerinden. Hiçbir şey gelmiyordu.

Mimikleri hiç iz bırakmamıştı yüzünde. Nasıl bıraksın ki? Hayatı boyunca hep dümdüz yaşamıştı. Sadece balığının ölümüne ağlamıştı biraz. Bir ara da bulanık gördüğünden şikayet edip doktora gitmişti. Doktor ona “uzaklaradalıpkaybolma” hastalığına kapıldığını, bulanık falan görmediğini, sadece hayatın fazla bulanık olduğunu anlattı. İnanmamak için elinden geleni yaptı. Ama gece gördüğü rüyayı sabah değil de ertesi gece yatarken hatırladığında bir şeylerin ters gittiğini fark etti ve çabalamayı bıraktı. Artık elinden bir şey gelmiyordu. Kırışık, ama yumuşak ellerinden. Hiçbir şey gelmiyordu.